"Sanal bir ortamda karşılaşmak, tanışmak... Garip ama güzel... Yazını okudum, düşündürdü beni. İçimde bir yerlere dokundu sözlerin...
Kimim ben, tanımıyorsun. Ben kendimi tanıyor muyum ki. Zamanla tanırsın elbette. Ben şuyum, ben böyleyim demek yakışıksız olur. Kişi kendine tarafsız bir gözle bakamıyor. Denedim ben, olmuyor.
Kendimi tanımlamak da ayrı sorun. Bir insanım işte. Okul, sınavlar, arkadaşlar. Sürüklenip gidiyorum.
Bir söylence var ya hani, bengisu arıyor bir adam. Ona yakın hissettim kendimi. Ben de bengisu arıyorum. Ölümsüz olmak için mi? Hayır! Ölümü özlüyorum bazen. Soruyorum, sorguluyorum.
Biliyor musun, sürekli kitap okurum ben, hem de küçük yaşımdan beri. Okuma merakım ortaokul yıllarında daha da yoğunlaştı. Bir kaza geçirmiştim, aylarca yatakta kaldım. Sürüyle kitap okudum o zaman. Kitabın, okumanın, edebiyatın tadını aldım.
İyi de oldu... Hayır, bir bakıma kötü oldu! Sorgulamalarımın bir nedeni de okumalarım çünkü. Ne güzel yaşayıp gidecektim ben de... Varsa yoksa felsefe. Bir de edebiyat... Delice bir okuma benimkisi.
İnanmakla ilgili konulara da ilgi duymaya başladım son zamanlarda. İnanıyor muyum, bilmiyorum. Bazen inanır gibi oluyorum. Genellikle iki arada bir deredeyim.
Yadsımıyorum belki ama tam olarak inanamıyorum da. Böylesi daha mı zor, ne dersin? O zaman büyük bir boşluk beliriyor içimde. Her şey anlamını yitiriyor birden.
Seninle tartışalım. Katlanabilir misin bana? Bir insanın ruhu ruhuma yakınsa, sorun yok. Dünyanın öbür ucundaki biriyle de uyuşabilirim ben. Bir uyuşum yoksa yanı başındaki kişiye bile yabancılaşıyor insan...
Yabancılaşma... Evet, beni iyi tanımlıyor bu kavram. Kalabalıklarda yalnızım. En zor yalnızlık bu olmalı. Sence de böyle değil mi?
Yaz bana, lütfen! Kısa olsun, ama olsun yeter ki. Zaten uzun söze tahammülüm yok. Sözün azını, konunun özünü arıyorum artık. Yazının kısası güzel, anlamlı olursa... Dili yalın olsun. Anlayabileyim...
Bir de utanmadan sınırlar çiziyorum sana! Ne ayıp! Ama başka türlü iletişim kuramayız ki. Hoş gör...”
...
Peki...
Hayat Sevince Güzel
Paris gözleriniz vardı. Beni sürüklerdiniz. Sizi izlemekten lezzet alırdım. Hâlden hâle hızlı dönüşümler yaşardınız. Ardınızda dizi dizi benlikler bırakırdınız. Ben onları toplar, hayal odamda biriktirirdim. Günleriniz tıpkı mevsimlerdi. Yüzünüzdeki karçiçekleri birdenbire yaz meyvelerine bırakırdı yerini. Hasat zamanını beklemezdiniz. Güz esintileriyle dökülen sarı yapraklar sererdiniz önüme. Basmamaya özen gösterirdim. Siz usulca gülümserdiniz. Birden hüzün bulutları kaplardı yüzünüzü. Yağmur damlalarını beklerken karla aklanırdı alnınız. Her türlü güzeldiniz. Keskin bakardınız. Bir mermer heykel kadar kımıltısız susardınız. Baharı beklerdim. Bilirdim, kar bahardan haber verirdi. Mevsimleri sizinle hissederdim. Ömrümün günleri sizi izlerken eriyen dakikalardı. Gönlüm sizin takviminizdi. Takvime aldırmazdınız. Yıllarda asırları yaşardınız. Siz ömür sürerdiniz ben yaprak yaprak tükenirdim. Siz beni yok sayarak kendinizi yaşardınız. Ben sizde yaşamak için fâsılasız ölürdüm. Sizce yalnız ân vardı, dün yoktu, yarın yoktu. Gurbet türküleri mırıldanırdınız. Sılanızı özlerdiniz. Sonsuz bir ân arardınız. Mevsimsiz bir mevsim. Siz onun peşindeydiniz, ben sizin. Buldunuz mu? Konuşmuyorsunuz. Hep susardınız. Susmanızda bile bir üslûp vardı. Size “siz” dememi isterdiniz. Şanzelizede mösyölerle matmazeller gelirdi hatırıma, size söylerdim. Paris gözlerinizle gülerdiniz. Ama melâliniz İstanbul'du. Siz yoksunuz ya, mevsimler aylarla sıralı müselles. Sene mevsimlerle murabba. Ben herkesle birim. Duvarda takvimim var! “Günler gelip geçmekteler, kuşlar gibi uçmaktalar.” Sayıyorum!
Her Şey Ânını Bekler!
Bu konuda hiç de yalnız değilsin. Özgürlük, bireysellik pek moda günümüzde ama ne ilkesi var ne de kuralı.Herkes her şeyi istiyor, hem de hiç hak etmeksizin!
Merkez ben olayım. Dünya etrafımda dönsün. Cümle âlem bana saygı duysun. Her şey gönlüme göre olsun. Sakın sınırlardan söz etmeyin! Görev yüklemeyin bana, verin, hep verin ama sorumluluk taşıtmayın.
Birey olmanın, özgür olmanın, aydın olmanın birer bedeli var ama bu bedeli ödemek istemiyorlar. Sen ödemelisin... Birey olmak zordur, yürek ister, emek ister. Özgürlük ise Kaf dağının zirvesinde bir elmastır. Ona sahip olmak için yollara düşecek, çileler çekeceksin.
Söz gelişi, her şeyi kendi gözlerinle görmek isteyeceksin. Her konuda soruların olacak, cevaplar arayacaksın, bulduklarınla yetinmeyecek, daha fazlasını arayacaksın.
Akıllı olacaksın! Aklı kullanmayı bilmektir akıllılık. Akıl ise, kalbin kumandası altında. Şu halde, önce kalbini adam edeceksin!
Hazır tılsımlara itibar etmeyeceksin. Yaftalardan, şablonlardan, hazır giyimden sakınacaksın. Muhakemesiz hükümden, delilsiz davadan, körü körüne öykünmeden uzak duracaksın. Bu kâinatta tek başınaymışsın gibi sorumluluk yüklenecek, hakikat avcısı olacaksın.
Kavramlar muğlâktır, onları yeniden tanımlayacaksın. “Birey” olmak “sorumlu” olmakla eşanlamlıdır. “Özgür insan” yolunu kendi kazmasıyla açmaya azmeden insandır.
Keza, gerçek insan, omzundaki “büyük emanet”in şuurunda olan insandır. “Ben kimim?” diye soran, “ben” mefhumunun manasını bilmek isteyendir.
“Birey” ve “özgür” insan, mutlak hürriyetin imkânsız olduğunu bilir. Çünkü sınırların olmadığı yerde haklar da olmaz. Haklar tanınmazsa özgürlükten de söz edilemez. Özgür kişi, haklarının farkına varan, onlara sahip olan ya da olma mücadelesi veren kişidir.
Önce şu soruyu koymalısın masanın üstüne: Ben özgür bir birey olmayı hak ediyor muyum?
Merkez ben olayım. Dünya etrafımda dönsün. Cümle âlem bana saygı duysun. Her şey gönlüme göre olsun. Sakın sınırlardan söz etmeyin! Görev yüklemeyin bana, verin, hep verin ama sorumluluk taşıtmayın.
Birey olmanın, özgür olmanın, aydın olmanın birer bedeli var ama bu bedeli ödemek istemiyorlar. Sen ödemelisin... Birey olmak zordur, yürek ister, emek ister. Özgürlük ise Kaf dağının zirvesinde bir elmastır. Ona sahip olmak için yollara düşecek, çileler çekeceksin.
Söz gelişi, her şeyi kendi gözlerinle görmek isteyeceksin. Her konuda soruların olacak, cevaplar arayacaksın, bulduklarınla yetinmeyecek, daha fazlasını arayacaksın.
Akıllı olacaksın! Aklı kullanmayı bilmektir akıllılık. Akıl ise, kalbin kumandası altında. Şu halde, önce kalbini adam edeceksin!
Hazır tılsımlara itibar etmeyeceksin. Yaftalardan, şablonlardan, hazır giyimden sakınacaksın. Muhakemesiz hükümden, delilsiz davadan, körü körüne öykünmeden uzak duracaksın. Bu kâinatta tek başınaymışsın gibi sorumluluk yüklenecek, hakikat avcısı olacaksın.
Kavramlar muğlâktır, onları yeniden tanımlayacaksın. “Birey” olmak “sorumlu” olmakla eşanlamlıdır. “Özgür insan” yolunu kendi kazmasıyla açmaya azmeden insandır.
Keza, gerçek insan, omzundaki “büyük emanet”in şuurunda olan insandır. “Ben kimim?” diye soran, “ben” mefhumunun manasını bilmek isteyendir.
“Birey” ve “özgür” insan, mutlak hürriyetin imkânsız olduğunu bilir. Çünkü sınırların olmadığı yerde haklar da olmaz. Haklar tanınmazsa özgürlükten de söz edilemez. Özgür kişi, haklarının farkına varan, onlara sahip olan ya da olma mücadelesi veren kişidir.
Önce şu soruyu koymalısın masanın üstüne: Ben özgür bir birey olmayı hak ediyor muyum?
Kolay, Kısa, Keyifli Felsefe
Oku beni!
Evrenin özüdür, bilincidir, aklıdır insan. Sınırsızca isteyen, özgürce seçebilendir. Şu uçsuz bucaksız evren ağacının en ergin meyvesi olalı beri dur durak bilmiyor, var oluş nedenini bulmak için aranıyor.
Yollar var aklın önünde, her düşünür kendince bir çığır açmış arkadan gelenlere. “Gerçek benim!” demiş. Yaşantılarının, duygularının, mizacının gölgesi vurmuş felsefesine. Her biri kendi yoluna, izine, izmine çağırmış seyircilerini. Birileri de katılınca filozofun sözüne; solo, koroya dönüşmüş, “ben” olmuş “biz”...
Ben veciz konuşmayı seven bir kitabım... Felsefenin özünü, özetini, temelini anlatıyorum sana... Filozofları tanıtıyorum tarih sırasına göre, yaşamlarından söz ediyorum. Temel düşüncelerini açıklıyorum kısaca...
Fakat önemli bir ayrıntı var bu anlatımda... Onların da birer “insan” olduklarını unutmuyorum... Öyle ya, soyut birer isim, birer düşünce makinesi değildi ki bu faniler. Doğdular, bebek oldular, büyüdüler, sevdiler, sevildiler, bazen mutlu oldular, bazen acı çektiler... Ve sonunda ölüp gittiler...
Bana “veciz bir felsefe tarihi” de diyebilirsin... İnsanoğlunun iki bin beş yüz yıllık düşünce serüvenini anlatıyorum bir öykü tadında. Sade, kıvrak bir anlatımım, yalın bir dilim var, bir parça aforizma havasındayım...
Oku beni… Adım üstümde, keyifli bir kitabım. Ve güven bana... Zira güvenilir kaynaklara dayanıyorum...
İmza: Kolay, Kısa, Keyifli Felsefe
Evrenin özüdür, bilincidir, aklıdır insan. Sınırsızca isteyen, özgürce seçebilendir. Şu uçsuz bucaksız evren ağacının en ergin meyvesi olalı beri dur durak bilmiyor, var oluş nedenini bulmak için aranıyor.
Yollar var aklın önünde, her düşünür kendince bir çığır açmış arkadan gelenlere. “Gerçek benim!” demiş. Yaşantılarının, duygularının, mizacının gölgesi vurmuş felsefesine. Her biri kendi yoluna, izine, izmine çağırmış seyircilerini. Birileri de katılınca filozofun sözüne; solo, koroya dönüşmüş, “ben” olmuş “biz”...
Ben veciz konuşmayı seven bir kitabım... Felsefenin özünü, özetini, temelini anlatıyorum sana... Filozofları tanıtıyorum tarih sırasına göre, yaşamlarından söz ediyorum. Temel düşüncelerini açıklıyorum kısaca...
Fakat önemli bir ayrıntı var bu anlatımda... Onların da birer “insan” olduklarını unutmuyorum... Öyle ya, soyut birer isim, birer düşünce makinesi değildi ki bu faniler. Doğdular, bebek oldular, büyüdüler, sevdiler, sevildiler, bazen mutlu oldular, bazen acı çektiler... Ve sonunda ölüp gittiler...
Bana “veciz bir felsefe tarihi” de diyebilirsin... İnsanoğlunun iki bin beş yüz yıllık düşünce serüvenini anlatıyorum bir öykü tadında. Sade, kıvrak bir anlatımım, yalın bir dilim var, bir parça aforizma havasındayım...
Oku beni… Adım üstümde, keyifli bir kitabım. Ve güven bana... Zira güvenilir kaynaklara dayanıyorum...
İmza: Kolay, Kısa, Keyifli Felsefe
Sonsuz Hayat Seni Bekliyor!
Bir olay, bir varlık, bir kavram kendi kendine olumlu ya da olumsuz bir şey söylemez bize. Nesneldir bunlar. Ne korkutucu, ne de sevindiricidirler. Onlara biz anlam yükleriz. Ben onun hakkında ne düşünüyorsam, o öyledir. Bendeki etkisi de benim zannıma uyar.
Kapalı konuşuyorum, farkındayım. Somut örnek olarak ölümü ele alalım... Bir yok oluş mu yoksa daha güzel bir dünyaya gitmenin aracı mıdır ölüm?
Can alıcı melek eli tırpanlı, insanı titreten acımasız bir cani mi, yoksa en kıymetli malın olan ruhunu alıp gitmesi gereken yere götüren güvenilir bir elçi midir?
Sen nasıl inanıyor, nasıl düşünüyorsan onların sendeki tesiri de öyle olacaktır. İnsan kendi aynasına yansıyan görüntülerin etkisi altındadır.
Diyelim, bir görüntü var karşında. Senin aynan kırmızıysa yansıması kırmızı olur onun. Sarıysa sarı, siyahsa siyah...
Evrendeki tüm olaylar, belirtiler, görünümler senin ruh aynana göre biçimleniyor, görünüyor. Gerçi onların bir hakikati var. İlahi isimlerden ibaret... Fakat bunu kabul etmeyip kendi aklını yeterli sanan göremiyor iç yüzünü.
Gelelim ölüm konusuna... Nedir ölüm?
Hayatın sönmesi, ömrün bitmesi, sevdiklerimizden ayrılma, kara toprak altına girme, yok olma, bir daha hiç yaşamama...
İşte sana bir görüş biçimi. Etkisi de buna göre oluyor. Korku, acı, düşünmekten bile kaçma, başını kuma sokup ölüm yokmuş gibi yaşama.
Bir başka görüş biçimi daha var. İnanan insanın görüşü... Ölüm, güzel bir dünyanın başlangıcı... Bizden önce dünyadan ayrılan sevgililere kavuşma imkânı... Kabir, aydınlık âlemlere açılan bir kapı... Sonsuz bir saadetin vesilesi...
Böyle inanan, buna göre düşünen elbette korkmuyor ölümden. İnancının derecesine göre ölümü özlüyor bile. Şu dünya zindanından bir kurtuluş gibi görüyor.
Ölüm hakkındaki düşüncelerini, duygularını güzel ifade etmişsin. Öbür yazıların da böyleyse iyi yoldasın demektir. Fırsat bulursam onları da okur, söylerim fikrimi...
Kapalı konuşuyorum, farkındayım. Somut örnek olarak ölümü ele alalım... Bir yok oluş mu yoksa daha güzel bir dünyaya gitmenin aracı mıdır ölüm?
Can alıcı melek eli tırpanlı, insanı titreten acımasız bir cani mi, yoksa en kıymetli malın olan ruhunu alıp gitmesi gereken yere götüren güvenilir bir elçi midir?
Sen nasıl inanıyor, nasıl düşünüyorsan onların sendeki tesiri de öyle olacaktır. İnsan kendi aynasına yansıyan görüntülerin etkisi altındadır.
Diyelim, bir görüntü var karşında. Senin aynan kırmızıysa yansıması kırmızı olur onun. Sarıysa sarı, siyahsa siyah...
Evrendeki tüm olaylar, belirtiler, görünümler senin ruh aynana göre biçimleniyor, görünüyor. Gerçi onların bir hakikati var. İlahi isimlerden ibaret... Fakat bunu kabul etmeyip kendi aklını yeterli sanan göremiyor iç yüzünü.
Gelelim ölüm konusuna... Nedir ölüm?
Hayatın sönmesi, ömrün bitmesi, sevdiklerimizden ayrılma, kara toprak altına girme, yok olma, bir daha hiç yaşamama...
İşte sana bir görüş biçimi. Etkisi de buna göre oluyor. Korku, acı, düşünmekten bile kaçma, başını kuma sokup ölüm yokmuş gibi yaşama.
Bir başka görüş biçimi daha var. İnanan insanın görüşü... Ölüm, güzel bir dünyanın başlangıcı... Bizden önce dünyadan ayrılan sevgililere kavuşma imkânı... Kabir, aydınlık âlemlere açılan bir kapı... Sonsuz bir saadetin vesilesi...
Böyle inanan, buna göre düşünen elbette korkmuyor ölümden. İnancının derecesine göre ölümü özlüyor bile. Şu dünya zindanından bir kurtuluş gibi görüyor.
Ölüm hakkındaki düşüncelerini, duygularını güzel ifade etmişsin. Öbür yazıların da böyleyse iyi yoldasın demektir. Fırsat bulursam onları da okur, söylerim fikrimi...
Sana Yeni Bir Dünya Gerek!
Çırpınıştır, arayıştır, buluştur, inanıştır insan. Bir değerler dizgesidir kısacası, kazanılması, yitirilmemesi gereken. Benlik yükü vurulu omzuna, bir tohum nasıl taşırsa ağacını öylece içinde taşıyor tüm varlıkların temel niteliklerini.
Gerçeği araması, bulması, düşünmesi ve inanması isteniyor kendisinden. Gerçi insan biçiminde geliyor yeryüzüne, ama görünüşte bir var oluş bu. İnsan kavramının içini doldurması gerekiyor.
Düşünürler, her devirde evren, varlık, var oluş, hayat, insan, ölüm, güzellik, sevgi, toplum, yönetim ve daha nice konuda düşünceler üretmişler. Her biri kendi yoluna, izine, izmine çağırmış seyircilerini.
Peki, nedir bu yolların özü, özeti, temeli? En fazla sayıda insanı etkileyen düşünce biçimleri hangileridir? Bilginin kaynağı, yöntemi, amacı ne olmalı? Aynı konuda inancın sesi ne söylüyor? İşte bunlar irdeleniyor içimde, düşüncelerin gelişimi tanımlanıyor, bilgelerin zihinsel serüvenleri öyküleniyor.
Gerçeğe iki yoldan gidilir, sonra kesiştirilir bu yollar, varışları bir olur. Birincide, açar içine bakarsın, onu oluşturan parçaları gözden geçirirsin: Tahlil.
Fakat bu yetmez, tutar başkalarıyla karşılaştırırsın, aynı konularda söz söyleyenlerin görüşlerini işitirsin, benzedikleri ve ayrıldıkları noktaları anlamaya çalışırsın: Mukayese.
Düşüncen havada uçan bir tüy olmaz o zaman, bir zemine konar, bir konum bulur kendine, sen de duruşunu belirlersin böylece... Peki, senin duruşun ne, niçin öyle, düşündün mü?
“İnsan”ın öyküsünü anlatıyorum ben. Kendini bulma, bilme, tanıma serüveniyim, gerçek insan olma çabasıyım. Yaşananlardan arta kalan izlerdir, akıp giden zihin ırmaklarından sızıntılar, yangınlardan savrulan kıvılcımlarım.
Gerçeği aramak, bulmak, bilmek üzere yola çıkacak muhataplar arıyorum. İnsanlık merdivenini tırmanmak, kuşkulardan arınmak, inancını büyütmek isteyenlere sesleniyorum. Kendini olayların seline kaptırmak istemeyen insanlarla buluşmayı, konuşmayı, söyleşmeyi, dilleşmeyi, halleşmeyi umuyorum.
Bir düşün, kendine gidip kendine gelmek üzere hem yol hem yolcu olmak istiyor musun? “Evet” ilk adımdır benim yolumda, sürdür yürüyüşünü.
Kendin seni bekliyor!
Gerçeği araması, bulması, düşünmesi ve inanması isteniyor kendisinden. Gerçi insan biçiminde geliyor yeryüzüne, ama görünüşte bir var oluş bu. İnsan kavramının içini doldurması gerekiyor.
Düşünürler, her devirde evren, varlık, var oluş, hayat, insan, ölüm, güzellik, sevgi, toplum, yönetim ve daha nice konuda düşünceler üretmişler. Her biri kendi yoluna, izine, izmine çağırmış seyircilerini.
Peki, nedir bu yolların özü, özeti, temeli? En fazla sayıda insanı etkileyen düşünce biçimleri hangileridir? Bilginin kaynağı, yöntemi, amacı ne olmalı? Aynı konuda inancın sesi ne söylüyor? İşte bunlar irdeleniyor içimde, düşüncelerin gelişimi tanımlanıyor, bilgelerin zihinsel serüvenleri öyküleniyor.
Gerçeğe iki yoldan gidilir, sonra kesiştirilir bu yollar, varışları bir olur. Birincide, açar içine bakarsın, onu oluşturan parçaları gözden geçirirsin: Tahlil.
Fakat bu yetmez, tutar başkalarıyla karşılaştırırsın, aynı konularda söz söyleyenlerin görüşlerini işitirsin, benzedikleri ve ayrıldıkları noktaları anlamaya çalışırsın: Mukayese.
Düşüncen havada uçan bir tüy olmaz o zaman, bir zemine konar, bir konum bulur kendine, sen de duruşunu belirlersin böylece... Peki, senin duruşun ne, niçin öyle, düşündün mü?
“İnsan”ın öyküsünü anlatıyorum ben. Kendini bulma, bilme, tanıma serüveniyim, gerçek insan olma çabasıyım. Yaşananlardan arta kalan izlerdir, akıp giden zihin ırmaklarından sızıntılar, yangınlardan savrulan kıvılcımlarım.
Gerçeği aramak, bulmak, bilmek üzere yola çıkacak muhataplar arıyorum. İnsanlık merdivenini tırmanmak, kuşkulardan arınmak, inancını büyütmek isteyenlere sesleniyorum. Kendini olayların seline kaptırmak istemeyen insanlarla buluşmayı, konuşmayı, söyleşmeyi, dilleşmeyi, halleşmeyi umuyorum.
Bir düşün, kendine gidip kendine gelmek üzere hem yol hem yolcu olmak istiyor musun? “Evet” ilk adımdır benim yolumda, sürdür yürüyüşünü.
Kendin seni bekliyor!
Seni Sana Bırakamazdım!
De bana, yağmur hangi dilde yağar? Yeryüzünün bitki kızlarına kim su emdirir? Kaç derecedir pişman bir kalbin ortasında yanan ateş?
Toros dağlarında doğan Yörük kızının ilk feryadını kim işitir? Kimdir, annesinin kalbinde şefkat, göğsünde süt pınarı akıtan? Yılan niçin yutmaz yavrularını?
Söyle bana, dağ, deniz, ova nasıl sığıyor kafana? Hayalindeki dünyayı hangi gözünle görüyorsun?
Yağmur damlasının bomba tesiriyle titreyen gül nasıl kanar?
De bana, bir odunu yararak dünyaya gözlerini açan çiçekler için ispinoz kuşu hangi şarkıyı söyler? Mavi göklerde yürüyen bulutlar sana ne düşündürür?
Gece gökler var simsiyah, yüzünde yıldızlar gezer. Gündüz denizler var masmavi, içinde canlı gemiler yüzer.
Denize bakmaz mısın, baktınsa görmez misin? O dalgalı mavi perdenin arkasında olanı aklına getirmez misin?
Gözlerini asfalta dikerek yürürken görüyorum seni, başını kaldırıp da bakmıyorsun semaya. Sen bakarsan o da bakacak yıldız gözüyle, gülümseyecek ay yüzüyle.
Hayret makamına yüksel de bak, neler var cihanda? Gazetelere bedel şu âlemin sayfalarını oku da gör ne haberler var ötelerden?
Ne cevherler gizli sende ama işletmiyorsun. Ülfet etmiş alışmışsın, biliyorum sanıyorsun, düşünmüyorsun bile.
Ağzına bak, bir kelime fabrikası o. Sesleri kalıplara koyup uçuruyorsun havaya kuşlar gibi. Kelimelerin kanat çırpıyor hava âleminde, kulaklara konuyor, akıllara, gönüllere giriyor.
Bu kuşlar mana taşıyor, sevgi, korku, kaygı, neşe, müjde götürüyor. Gönülden gönle postacılık ediyor. Her konuşmanda besteler yapıyorsun. Ses sistemin de bir saza benzemiyor mu?
Beden bir saray, içinde efendi oturur, göz penceresinden bakar dünyaya. Sen de gör!
Etrafın harikalarla dolu... Uçak, sinekten utanıyor. Tren, kırkayaktan hayâ ediyor. Vapur, balinaya hayran. Robot, insana öykünüyor.
Hayretle bakmazsan, tavuk sadece tavuktur, bakarsan yumurta makinesi olur. Şu melek huylu koyun yalnız koyundur gözünde, görmek için bakınca bir süt fabrikası oluverir.
Bakarsan fark edersin güneşin hiç sönmeyen bir lâmba ve soba olduğunu. “Dünyanın ilk takvimi ay imiş meğer” dersin.
Ah alışkanlık! Nice harikaları sen perdeledin. İnsanı sen mahrum ettin hikmetten. Oysa düşünmek hayretle başlar.
Toros dağlarında doğan Yörük kızının ilk feryadını kim işitir? Kimdir, annesinin kalbinde şefkat, göğsünde süt pınarı akıtan? Yılan niçin yutmaz yavrularını?
Söyle bana, dağ, deniz, ova nasıl sığıyor kafana? Hayalindeki dünyayı hangi gözünle görüyorsun?
Yağmur damlasının bomba tesiriyle titreyen gül nasıl kanar?
De bana, bir odunu yararak dünyaya gözlerini açan çiçekler için ispinoz kuşu hangi şarkıyı söyler? Mavi göklerde yürüyen bulutlar sana ne düşündürür?
Gece gökler var simsiyah, yüzünde yıldızlar gezer. Gündüz denizler var masmavi, içinde canlı gemiler yüzer.
Denize bakmaz mısın, baktınsa görmez misin? O dalgalı mavi perdenin arkasında olanı aklına getirmez misin?
Gözlerini asfalta dikerek yürürken görüyorum seni, başını kaldırıp da bakmıyorsun semaya. Sen bakarsan o da bakacak yıldız gözüyle, gülümseyecek ay yüzüyle.
Hayret makamına yüksel de bak, neler var cihanda? Gazetelere bedel şu âlemin sayfalarını oku da gör ne haberler var ötelerden?
Ne cevherler gizli sende ama işletmiyorsun. Ülfet etmiş alışmışsın, biliyorum sanıyorsun, düşünmüyorsun bile.
Ağzına bak, bir kelime fabrikası o. Sesleri kalıplara koyup uçuruyorsun havaya kuşlar gibi. Kelimelerin kanat çırpıyor hava âleminde, kulaklara konuyor, akıllara, gönüllere giriyor.
Bu kuşlar mana taşıyor, sevgi, korku, kaygı, neşe, müjde götürüyor. Gönülden gönle postacılık ediyor. Her konuşmanda besteler yapıyorsun. Ses sistemin de bir saza benzemiyor mu?
Beden bir saray, içinde efendi oturur, göz penceresinden bakar dünyaya. Sen de gör!
Etrafın harikalarla dolu... Uçak, sinekten utanıyor. Tren, kırkayaktan hayâ ediyor. Vapur, balinaya hayran. Robot, insana öykünüyor.
Hayretle bakmazsan, tavuk sadece tavuktur, bakarsan yumurta makinesi olur. Şu melek huylu koyun yalnız koyundur gözünde, görmek için bakınca bir süt fabrikası oluverir.
Bakarsan fark edersin güneşin hiç sönmeyen bir lâmba ve soba olduğunu. “Dünyanın ilk takvimi ay imiş meğer” dersin.
Ah alışkanlık! Nice harikaları sen perdeledin. İnsanı sen mahrum ettin hikmetten. Oysa düşünmek hayretle başlar.
Albert Camus'den Ruha Dokunan Düşünceler
İster paylaşın düşüncelerini, ister paylaşmayın, elinizde olmadan sempati duyarsınız ona. Bunun önemli sebeplerinden biri, belki de en başta geleni, samimiyetidir. Camus, her ne söylerse söylesin kalbini koyuyordu içine.
Önyargısız bir biçimde konuları sorgulamaya çalışıyor, her türlü düşünceye saygı duymayı biliyordu. Bir fanatik değildi. Çile çekiyordu, arayıp da bulamamanın acısıyla kıvranıyordu adeta.
Sürekli insan kavramına vurgu yapıyor, soyut bir insan savunusundan daha öte, somut olarak da, her durumda, insanın ezilmesine, hiçe sayılmasına, kepaze edilmesine tepki gösteriyordu.
Okuyan herkes, onun yazılarında, kendinden bir parça buluyordu, bir vicdanın samimi sesiydi onun sesi, kişinin iç savaşımlarını dile getiriyordu.
Vardığı noktaları benimsemesek de arayışlarına katılıyorduk, insanın arayışlarıydı bunlar, yani bizim. Önemli olan aramaktır, kimi bulur, kimi bulamaz, ama arayana her zaman saygı duyulur.
O, arıyordu, bir yerde duramıyordu, çağın bunalımını yüklenmişti, ayaklar altında ezilen, soyut ideolojiler uğruna kurban edilen milyonlarca insanın sorumluluğunu taşır gibiydi sırtında.
Bir de, çağının insanlarının, özellikle kendi neslinin duygularını dile getiriyordu. Kendisi de söylüyordu bunu, “Sen umutsuzsun, umutsuz bir düşünce insanı karamsar yapar, saçma da ne demek oluyor!” diyenlere, “Ben, sokakta bulduğum bir gerçeği yazıyorum” diyordu.
Önyargısız bir biçimde konuları sorgulamaya çalışıyor, her türlü düşünceye saygı duymayı biliyordu. Bir fanatik değildi. Çile çekiyordu, arayıp da bulamamanın acısıyla kıvranıyordu adeta.
Sürekli insan kavramına vurgu yapıyor, soyut bir insan savunusundan daha öte, somut olarak da, her durumda, insanın ezilmesine, hiçe sayılmasına, kepaze edilmesine tepki gösteriyordu.
Okuyan herkes, onun yazılarında, kendinden bir parça buluyordu, bir vicdanın samimi sesiydi onun sesi, kişinin iç savaşımlarını dile getiriyordu.
Vardığı noktaları benimsemesek de arayışlarına katılıyorduk, insanın arayışlarıydı bunlar, yani bizim. Önemli olan aramaktır, kimi bulur, kimi bulamaz, ama arayana her zaman saygı duyulur.
O, arıyordu, bir yerde duramıyordu, çağın bunalımını yüklenmişti, ayaklar altında ezilen, soyut ideolojiler uğruna kurban edilen milyonlarca insanın sorumluluğunu taşır gibiydi sırtında.
Bir de, çağının insanlarının, özellikle kendi neslinin duygularını dile getiriyordu. Kendisi de söylüyordu bunu, “Sen umutsuzsun, umutsuz bir düşünce insanı karamsar yapar, saçma da ne demek oluyor!” diyenlere, “Ben, sokakta bulduğum bir gerçeği yazıyorum” diyordu.







