Adresini bulabildiği tüm yayınevlerine gönderdi bu dosyaları. Hemen cevap alamayınca editörlere uzun mektuplar yazdı. Editörler, kitabını yayımlamadığı gibi sonucu bildiren bir mektup yazmak zahmetine bile girmediler. Bu kez de dosyalarını istemek için mektuplar yazdı, sitem dolu acı sözler söyledi onlara. "Gün gelecek siz bana yalvaracaksınız" diye noktaladı mektuplarını. Bazı ünlü yazarların eserlerini yayımlamak istemeyen yayınevlerinin daha sonra nasıl da pişman olduklarını hatırlattı onlara. Soranlara, "Yayınevleri ahbap çavuş ilişkisiyle yürüyor. Tanıdığın varsa işin kolay" diyordu.
Sonra şansını yarışmalarda denemeye karar verdi. "Derece alırsam yayınevleri beni ciddiye almak zorunda kalırlar" diye düşünüyordu. Şiir, öykü, deneme, makale, roman yarışmalarını takip etti, yazılar gönderdi. Fakat yine sonuç alamadı. Sıra dergilere geldi. Fakat önemli dergilerin hiç biri ciddiye almadı bu yazıları, yayımlamadı. Önceleri dergilerin öneminden söz eder, "Edebiyat sanatının kalbi dergilerde atar" derdi. Yazıları yayımlanmayınca, "Dergicilik bitti artık. Ülkemiz bir dergi mezarlığıdır. Bir avuç insan bir araya gelip kendilerini tatmin ediyorlar. Sanattan, edebiyattan anladıkları yok" demeye başladı. Bu kez yazılarını gazetelere göndermeye başladı. Belki renk katar diye edebiyat sayfası bulunduran bazı boyalı gazeteler birkaç şiirini yayımladılar. O bunu çok önemsedi. Çerçeveletip duvarına astı. Her fırsatta arkadaşlarına bu şiirlerini okuyordu.
Yazar olmak sevdasıyla işinden istifa etti, evin tüm yükünü eşine bıraktı. Ondan edebi sohbetlerine iştirak etmesini istedi. Kadın yorgun argın geliyordu eve. Değil konuşmaya dinlemeye bile mecali yoktu. İş elbisesini çıkartıp yemek yapmaya koyuluyordu. Yemekten sonra bulaşıklara geliyordu sıra. Erken yatmak için bir an önce işini bitirmek istiyordu. Sabah erkenden kalkıp işe gidecekti çünkü. Bizimki peşini bırakmıyor, ona ya yazdığı bir şiiri okumaya ya da okuduğu kitabı anlatmaya çalışıyordu. Karısı uyuklamaya başlayınca kızıp köpürüyor, onu cahillikle, sanata duyarlı olmamakla itham ediyordu.
"Anlaşılamayan bir adam" diye niteliyordu kendisini. Bazen de ülkenin durumunu eleştiriyor, "Sanatçının değeri bilinmiyor bu ülkede" diyor, Batı ülkelerinden örnekler veriyordu. Batı hakkındaki tüm bilgisi kitaplardan edindiklerinden ibaretti, bir kez olsun yurtdışına çıkıp da görmemişti. Eve giren azıcık paranın hatırı sayılır bir bölümünü kitap almak için harcıyordu. Karısının "Bey, yapma, para yetiremiyorum" diye yalvarışlarına kulak asmadı. Borca girip yeni bir kitaplık yaptırdı. Raflarını tıka basa doldurdu. Ya hiç okunmamış ya da yarım yamalak okumuştu bu kitapları.
"Biz yazarlar" diye başlayan ve asla bitmeyen konuşmalarından eşi dostu sıkılmaya başladı, gelip gitmez oldular. Hısım akrabası, kavim kabilesi de çok uzaklardaydılar. En çok karısı direndi ama sonunda o da pes etti. Boşandılar. Kiralık evde yapayalnız kaldı. “Bir işe gir, çalış” diyenlere, "Sanatçı özveride bulunmayı, gerekirse sefil yaşamayı göze almalıdır" diyor, fakir ama ünlü yazarların adlarını sıralıyordu. Hiçbir yerden geliri olmayınca evdeki eşyaları satmaya başladı.
Para edecek eşya kalmayınca sıra kitaplara geldi. "Okuma devri bitti, kitap faslını kapattım artık. Bundan sonra yaşamı okumak istiyorum" diyerek onları da sattı. Kirayı ödeyemeyince evden atıldı. Şimdi sur dibinde derme çatma bir barakada yaşıyor. Kendini "Sanatı için her şeyini feda eden kıymeti bilinmemiş bir sanatçı" olarak tanımlıyor. “Eserlerini” bir naylon poşette taşıyor. "Yayımlanmış bir tek kitabın bile yok, sen nasıl yazarsın!" diyenlere, "Çağdaşlarım beni anlayamadılar, ben geleceğin yazarıyım" diyor, değeri ölümünden sonra anlaşılan bazı yazarların isimlerini sıralıyor.
